"Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor, Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım."
"Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup Haktan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur."
"Kur’ân’ı dinle ve hükmüne mutî ol ve ona yapış ve ahkâmıyla amel et."
"Fatiha-i Şerife şu Kur’ân-ı Azîmüşşan'ın bir timsal-i münevveridir."
"Kur’ân-ı Hakîm, şu Kur’ân-ı azîm-i kâinatın en âlî bir müfessiridir ve en beliğ bir tercümanıdır."
"Hikmet-i Kur’ân’ın halis tilmizi ise, bir abddir. fakat azam-ı mahlûkata da ibadete tenezzül etmez. hem Cennet gibi azam-ı menfaat olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir."
"Hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel 'hakkı' kabul eder."
"Kur’ân, İsm-i Azamdan ve her ismin azamlık mertebesinden gelmiş."
"Rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir."
"İsm-i Azamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Azamın bütün muhatına bakan, teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir."
"Kelâmullah ünvanı kemal-i liyakatle Kur’ân’a verilmiş."
"Kur’ân-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri cami’ olduğundan, şiirin hayalâtından müstağnidir."
"Kur’ân mu’cizedir; hem nihayetsiz belâgattedir; hem umuma her vakitte hidayettir."
"Kur’ân’ın ekser ayetleri, herbiri birer hazine-i kemalâtın anahtarı ve birer define-i ilmin miftahıdır."
"Kur’ân’ın vazife-i asliyesi, daire-i rububiyetin kemalât ve şuunatını ve daire-i ubudiyetin vezaif ve ahvalini talim etmektir."
"Kur’ân’a selim bir kalp gözüyle baksan göreceksin ki, cihat-ı sittesi öyle parlıyor, öyle şeffaftır."
"Kur’ân’ı dinlersen, âlâ-yı illiyyine çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun."
"Elde Kur’ân gibi bir mu’cize-i bâkî varken, Başka bürhan aramak aklıma zait görünür. Elde Kur’ân gibi bir bürhan-ı hakikat varken, Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?"
"Bütün insanın bütün hacat-ı maneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, cami’ bir kitab-ı mukaddestir."
"Kur’ân; bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır, hem bütün mevcudatın İlâhı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır."
"Kelâmullah ünvanı, kemal-i liyakatle Kur’ân’a verilmiş ve daima da veriliyor."
"Ekser ayat-ı Kur’âniyenin herbirisi, ekser ayatın herbirisine bakar bir gözü ve nazır bir yüzü vardır ki, onlara münasebatın hutut-u maneviyesini uzatıyor, Birer nakş-ı i’cazî nescediyor."
"Kur’ân’ın üslûpları hem gariptir, hem bedîdir, hem aciptir, hem muknidir. Hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi taklit etmemiş; hiç kimse de onu taklit edemiyor. Nasıl gelmiş, öyle o üslûplar taravetini, gençliğini, garabetini daima muhafaza etmiş ve ediyor."
"Kur’ân manen, üslûb-u beyan cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi, lâfzında gayet selis bir fesahati vardır."
"Kur’ân hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve harika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor. Daima gençliğini muhafaza ettiği gibi, taravetini, halâvetini de muhafaza ediyor."
"Beyan-ı Kur’ân’dan sonra beyan olamaz ve hacet kalmaz."
"Kur’ân-ı Mu’cizü’l-beyan çok hakaik-ı gamızayı, nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i ammeyi rencide etmeyecek, fikr-i avamı taciz edip yormayacak bir surette, basitâne ve zahirâne söylüyor, ders veriyor."
"Kur’ân-ı Kerîm öyle bir mâide-i semaviyedir ki, binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukul ve kulûp ve ervah, o sofradan gıdalarını buluyorlar, müştehiyatını alıyorlar, arzuları yerine gelir."
"Kur’ân sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun. hazfeder, tâ çok manaları ifade etsin. kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun."
"Bir san’atkârın, san’atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldir. Madem ki yapar ve bilir; elbette konuşur. Madem konuşur; elbette konuşmasına yakışan Kur’ân’dır."
"Üslûb-u Kur’ân’ın o kadar acip bir cem’iyeti var ki, birtek sure, kâinatı içine alan bahr-i muhit-i Kur’ânîyi içine alır. birtek ayet, o surenin hazinesini içine alır. Ayetlerin çoğu, herbirisi birer küçük sure; surelerin çoğu, herbirisi birer küçük Kur’ân’dır."
"Kur’ân, bir hutbe-i ezeliye olarak, umum asırlardaki umum tabakat-ı beşeriyeye birden hitap ettiği için, öyle daimî bir şebabeti bulunmak lâzımdır. Hem de öyle görülmüş ve görünüyor."
"Kur’ân’ın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden, ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir. daima gençtir, kuvvetlidir."
"Beşerin âsâr ve kanunları, beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur’ân’ın hükümleri ve kanunları o kadar sabit ve rasihtir ki, asırlar geçtikçe daha ziyade kuvvetini gösteriyor."
"Kur’ân’dan tereşşuh etmeyen ve Kur’ân’ın malı olmayan ins ve cinnin bütün güzel sözleri toplansa, Kur’ân’ı tanzir edemez."
"Kur’ân, yirmi senede, hem muhtelif, mütebayin esbab-ı nüzule göre geldiği hâlde, tesanüdün kemalini öyle gösteriyor; güya bir sebeb-i vahitle nüzul etmiştir."
"Kur’ân, mütefavit ve mükerrer suallerin cevabı olarak geldiği hâlde, nihayet imtizaç ve ittihadı gösteriyor. Güya bir sual-i vahidin cevabıdır."
"Kur’ân, mütebaid, müteaddit muhatabîn esnafına müteveccihen mütekellim olduğu hâlde, öyle bir sühulet-i beyanı, bir cezalet-i nizamı, bir vuzuh-u ifhamı var ki, güya muhatabı bir sınıftır. Hatta her bir sınıf zanneder ki, bil’asale muhatap yalnız kendisidir."
"Kur’ân, beşerin nazarına san’at-ı İlâhiyenin mensucatını açar, gösterir. sonra, fezlekede o mensucatı esma içinde tayyeder; veyahut akla havale eder."
"Kur’ân-ı Hakîm, kâh olur, cüz’î bazı maksatları zikreder; Sonra, o cüz’iyat vasıtasıyla küllî makasıda zihinleri sevk etmek için, o cüz’î maksadı bir kaide-i külliye hükmünde olan Esma-i Hüsna ile takrir ederek tespit eder, tahkik edip ispat eder."
"Sair kelâmların Kur’ân’ın ayatına nispeti, şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nispeti gibidir."
"Kur’ân, bütün aksam-ı tevhidin bütün meratibini, bütün levazımatıyla muhafaza ederek beyan edip muvazenesini bozmamış, muhafaza etmiş."
"Evet, hakikat-i mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez. Kur’ân gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki ihata etsin."
"Bahr-i hakaik olan Kur’ân’ın ayetleri dahi o deniz içindeki definenin bir gavvasıdır."
"Kur’ân, bütün mu’cizatıyla bir mu’cize-i Ahmediye (a.s.m.) olur Ve bütün mu’cizat-ı Ahmediye (a.s.m.) dahi Kur’ân’ın bir mu’cizesidir."
"Kur’ân gibi bir üstad-ı ezeliyem varken, dalâlet-âlûd felsefenin ve evham-âlûd aklın şakirtleri olan o kartallara, hakikat ve marifet yolunda sinek kanadı kadar da kıymet vermeye mecbur değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem, onların üstadı dahi benim üstadımdan bin defa daha aşağıdır."
"Fikrin sönük ise, Kur’ân’ın güneşi altına gir, İmanın nuruyla bak ki, yıldız böceği olan fikrin yerine herbir ayet-i Kur’ân birer yıldız misillü sana ışık verir."
"Kur’ân’daki anasır-ı esasiye ve Kur’ân’ın takip ettiği maksatlar tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet olmak üzere dörttür."
"Kur’ân, 'müşahhas olduğu hâlde, efrat sahibi olan küllî' gibi tarif edilir."
"Kur’ân-ı Kerîm, günahların cezası veya hayırların mükâfatı hakkında zikrettiği ayetlerde tahsisat yapmamış, âmm bir şekilde bırakmıştır ki, herkes zevkine göre fehmetsin."
"Kur’ân-ı Kerîm, Cenab-ı Hakkın vücut, vahdet ve azametine istidlâl suretiyle kâinattan bahsetmiştir. yoksa, kâinatın bizzat keyfiyetini izah etmek için değildir."
"Bir çeşme başında su içip tatlılığını anlayan bir adam, bütün o çeşmeden teşaub eden arkları tecrübe etmeye hakkı yoktur; zira menbaı birdir. Kezalik, bir surenin muarazasından âciz kalan adamın, bütün Kur’ân’ı tecrübeye hakkı yoktur. çünkü Kâtip birdir."
"Ateş azabı, Kur’ân’a imtisal etmeyen kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tufan ve sair musibetler gibi iyi-kötü bütün insanlara şamil musibetlerden değildir. Ancak bu musibeti celb eden, küfürdür. Bu belâdan kurtuluş çaresi, ancak Kur’ân-ı Kerîme imtisaldir."
"Kur’ân-ı Kerîm, usul ittihaz ettiği icaz ve ihtisara binaen, temsilâtın akıbetini, yani temsilâta terettüp eden dalâlet ve hidayeti, ille-i gaiye menzilesinde göstermiştir."
"Ey ehl-i iman! Sizi idam-ı ebedîden ve dünyevî ve uhrevî Cehennemlerden kurtaran Kur’ân’ın himayeti altına mü’minâne ve mutemidâne giriniz."
"Kur’ân-ı Hakîmin eczahane-i kudsiyesinde, umum dertlerinize şifa verecek ilâçları vardır. Eğer iman ile ona müracaat edip ve ibadetle o ilâçları istimal etseniz, belinizde ve başınızdaki o ihtiyarlığın ve gamların ağır yükleri gayet hafifleşecektir."
"Kur’ân yıldızlarına perde çekilmez. Gözünü kapayan, yalnız kendi görmez; başkasına gece yapamaz."
"Mürur-u zaman o üslûbu ihtiyarlatmıyor; daima genç ve tazedir. Öyle muntazam bir nesir ve mensur bir nazımdır ki, hem âlî, hem tatlıdır."
"Muaraza-i bilhuruf mümkün olmadı, muharebe-i bissüyufa mecbur oldular."
"Kur’ân’ın içinde öyle bir göz var ki, bütün kâinatı görür, ihata eder ve bir kitabın sahifeleri gibi kâinatı göz önünde tutar, tabakatını ve âlemlerini beyan eder. Bir saatin san’atkârı nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, tarif eder. Kur’ân dahi, elinde kâinatı tutmuş, öyle yapıyor."
"Yâran istersen Kur’ân yeter. Evet, ondaki enbiya ve melâike ile hayalen görüşür ve vukuatlarını seyredip ünsiyet eder."
"Kur’ân için sahibü’l-yed, taraf-ı İlâhîdir."
"Kur’ân-ı Hakîm, ehl-i şuura imamdır, cin ve inse mürşittir, ehl-i kemale rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir."
"Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’cazı onun çelik bir zırhı olacak."
"Kur’ân bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Her asır, nusus ve muhkematını teslim ve kabul ile beraber, tetimmat kabîlinden, hakaik-ı hafiyesinden dahi hissesini alır, başkasının gizli kalmış hissesine ilişmez."
"Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi, ittiba-ı Kur’ân’dır."
"Büyük bir tenasüp, tecavüp, teavün vardır ki, ayetleri birbirine ecnebi olmadığı gibi, birbirinin vuzuhuna yardım, istizahına cevap veriyor."
"Parça parça, ayrı ayrı zamanlarda nazil olduğu hâlde, şiddet-i tenasüpten sanki bir defada nazil olmuştur. Esbab-ı nüzul ayrı ayrı ve mütebayin olduğu hâlde, şiddet-i tesanütten, sanki sebep birdir."
"Mükerrer, mütefavit suallere cevap olduğu hâlde şiddet-i imtizaç ve ittihattan sanki sual birdir. Müteaddit, mütegayir hâdisata beyan olduğu hâlde, kemal-i intizamdan, sanki hâdise birdir ve bir hâdiseye cevaptır."
"Kur’ân hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şeriattır, hem sadırlara şifa, mü’minlere hüda ve rahmettir."
"Bir ayetin sair âyât-ı Kur’âniye ile pek ince münasebetleri, ittisal cihetleri vardır. aralarında vahşet yoktur. Bu itibarla, müteaddit surelerden alınan ayetler küçük bir Kur’ân hükmünde olur."
"Kur’ân-ı Mu’cizü’l-beyan’ın hak ve hakikat olduğuna en sadık deliller: tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir. Esma-i Hüsnanın tenasüp ve iktizası üzerine hakaik-ı âliye-i İlâhiyedeki muvazeneyi müraat etmesidir. rububiyet ve ulûhiyete ait şuunatı kemal-i muvazene ile cem etmesidir."
"Kur’ân da o defineyi keşfetmek için o denize dalmıştır. Fakat Kur’ân’ın gözü açık olduğundan, defineyi tamamıyla ihata ile görmüştür."
"Kur’ân, ayetleriyle insanların nazarını melûfatları olan şeylere çeviriyor. Ayetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. insanın kulağından tutar, başını eğdirir. o ülfetin altındaki havariku’l-âdât mu’cizeleri o adiyat içerisinde gösterir."
"Bütün ulema ve ehl-i meşrep gibi herkes hidayeti için, şifası için müteaddit surelerden ayrı ayrı ayetleri ahz edebilir."
"Zikrin tekrarı kalbi tenvir eder. duanın tekrarı bir takrirdir. Davet dahi, tekrarı nispetinde tesiri, tekidi vardır."
"Ayetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. ve keza, o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işarettir."
"Kur’ân bu metin din-i azîmin esasatını ve İslâmiyetin erkânını tesis ettiği gibi, içtimaat-ı beşeriyeyi tebdil eden bir kitaptır."
"Kur’ân pek büyük meselelerden bahseder. ve kalpleri iman ve tasdike davet eder. ve çok ince hakikatlerden bahis açar. akılları, marifete, dikkate tahrik eder."
"Belâgat-i irşadiyenin şe’nindendir ki, avamın nazarına, ammenin hissine, cumhurun fehmine göre hareket yapılsın ki, nazarları tevahhuş, fikirleri kabulden imtina etmesin."
"Kur’ân bütün insanlara hitap eder. ve ekseriyetin fehmini müraat eder ki, tahkikî bir marifet sahibi olsunlar."
"Kur’ân bütün zamanları tenvir ve bütün insanları irşat eden bir kitaptır."
"Kur’ân, kesretle temsilleri zikrediyor. ve istikbalde keşfedilecek bazı mesailde de icmal yapıyor."
"Kelâmın ulviyetine, kuvvetine, hüsnüne, cemaline kuvvet veren mütekellim, muhatap, maksat, makam olmak üzere dört şeydir."
"Kur’ân-ı Hakim bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i müfekkiresidir."
"Kur’ân Arşı ferş ile bağlamış bir zincir, bir hablullahtır; cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor."
"Kur’ân’a ait mesaille iştigal, bir nevi manevî mütefekkirâne Kur’ân okumak hükmündedir. Hem ibadet, hem ilim, hem marifet, hem tefekkür, hem kıraat-ı Kur’ân manaları risalelerin istinsah ve mütalâalarında vardır itikadındayız."
"Dünyanın mahiyeti anlaşıldıktan sonra, elbette hayat-ı ebediyeden başka beşeriyetin o inkisar-ı hayal yarasını tedavi edecek Kur’ân’dan başka yoktur."
"Kur’ân’da bin Kur’ân’lar var ki, şahs-ı küllî olmuş."
"Bu kâinatta ve her asırda en büyük makam Kur’ân’ındır. Ve her harfinde, ondan tâ binler sevap bulunan Kur’ân’ın hıfzı ve kıraati her hizmete mukaddem ve müreccahtır."
"Kur’ân’a her zaman beşerin ihtiyacı var."
"Kur’ân hakaikinin hıfzının daha ziyade lüzumu var."
"Kur’ân’ı tefsir edecek, yine Kur’ân ve hadis-i sahihtir."