"Nimet içinde in’am görünür, Rahman’ın iltifatı hissedilir. Nimetten in’ama geçsen, Mün’imi bulursun."
"Her eser-i Samedanî, bir mektup gibi, bir Sâni-i Zülcelâlin esmasını bildirir. Nakıştan manaya geçsen, esma yoluyla müsemmayı bulursun."
"Masnuatta hiçbir eser yok ki, çok manalı bir lâfz-ı mücessem olmasın, Sâni-i Zülcelâlin çok esmasını okutturmasın. Madem şu masnuat elfazdır, kelimat-ı kudrettir; manalarını oku, kalbine koy."
"Bir eserde kemal, o eserin menşe ve mebdei olan fiilin kemaline delâlet eder. Fiilin kemali ise, ismin kemaline, ve ismin kemali, sıfatın kemaline, ve sıfatın kemali, şe’n-i zatînin kemaline, ve şe’nin kemali, o zat-ı zîşuunun kemaline, hadsen ve zarureten ve bedaheten delâlet eder."
"İnsan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlâhiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibarıyla bir kıymet alır."
"Bir sultanın kendi hükûmetinin dairelerinde ayrı ayrı ünvanları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nam ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır."
"Kâinatın herbir âleminde, herbir taifesinde Esma-i Hüsnadan bir ismin ünvanı tecelli eder. O isim o dairede hâkimdir; başka isimler orada ona tâbidirler, belki onun zımnında bulunurlar."
"Mahlûkatın herbir tabakasında, az ve çok, küçük ve büyük, has ve âmm, herbirisinde has bir tecelli, has bir rububiyet, has bir isimle cilvesi vardır."
"Herbir ismin cilvesinden sair esmaya intikal etmezse zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir."
"İnsan bütün esmaya mazhardır; fakat kâinatın tenevvüünü ve melâikenin ihtilâf-ı ibadatını intaç eden tenevvü-ü esma, insanların dahi bir derece tenevvüüne sebep olmuştur."
"Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen, Cenab-ı Hakkın marifetini kazan. Çünkü, bütün hakaik-ı mevcudat, ism-i Hakkın şuaatı ve esmasının tezahüratı ve sıfâtının tecelliyatıdırlar."
"Cismaniyet en cami’, en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı esma-i İlâhiyedir."
"Esma-i İlâhiyenin tecelliyatını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihazatı yine cismaniyettedir."
"Her şeyin hakikati, Cenab-ı Hakkın bir isminin tecellisine bakar, ona bağlıdır, ona âyinedir."
"Nakkaş-ı Ezelî, şu kâinatı, kemalâtını ve cemalini ve hakaik-ı esmasını göstermek için öyle bir tarzda yazmıştır ki, bütün mevcudat hadsiz cihetlerle nihayetsiz kemalâtını ve esma ve sıfâtını bildirir, ifade eder."
"Cenab-ı Hakkın bütün kemalâtı ve Esma-i Hüsnasının bütün meratipleri ve bütün faziletleri hakikî kemalât olduklarından, bizzat sevilirler."
"Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikati, esma-i İlâhiyeye istinat eder. Herbir şeyin hakikati, bir isme veyahut çok esmaya istinat eder."
"Hakikî hakaik-ı eşya, esma-i İlâhiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir."
"İnsanın mahiyeti ulviye, fıtratı camia olduğundan, binler enva-ı hacat ile binbir esma-i İlâhiyeye, herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır."
"Fenn-i sarfça, nasıl ism-i fail mastardan yapılır. öyle de, ünvanların ve isimlerin dahi mastarları ve menşeleri, sıfatlardır."
"Ve son derece-i kemalde sıfatlar, şüphesiz, son derece mükemmel olan şuunat-ı zatiyeye delâlet eder."
"Allah bir ism-i cami’ olduğundan, Esma-i Hüsna adedince tevhitler, içinde bulunur."
"Âyinede temessül, münkasım dört surete: ya yalnız hüviyet, ya beraber hasiyet, ya hüviyet hem şule-i mahiyet, ya mahiyet hüviyet."
"Saltanat-ı ulûhiyet, Rahman, Rezzak, Vehhâb, Hallâk, Fa’al, Kerîm, Rahîm gibi pek çok esma-i mukaddeseyi hakikî olarak iktiza ediyor. O hakikî esma dahi, hakikî âyineleri iktiza ediyorlar."
"Cenab-ı Hakkın bütün esmasıyla hakikî bir surette tecelliyatı var. Bütün eşyanın Onun icadıyla bir vücud-u arızîsi vardır. Ve o vücut, çendan Vacibü’l-Vücudun vücuduna nispeten gayet zayıf ve kararsız bir zıll, bir gölgedir; fakat hayal değil, vehim değildir."
"Şu ilm-i muhit, o Zata lâzım olduğu gibi, taallûk cihetiyle her şeye dahi lâzımdır. Yani, hiçbir şey Ondan gizlenmesi kabil değildir."
"Kemal-i Mutlak ve Kâmil-i Zülcelâl olan Vacibü’l-Vücud, zat ve sıfât ve ef’alinde bütün enva-ı kemalâta camidir."
"Cenab-ı Hakkın Esma-i Hüsnasının had ve hesaba gelmez türlü türlü tecelliyatı vardır. Mahlûkatın tenevvüleri ve ihtilâfları, o tecelliyatın tenevvülerinden ileri geliyor."
"Cemal ve kemal sahibi bilbedahe cemal ve kemalini sevmesi gibi, Zat-ı Zülcelâl dahi cemalini pek çok sever. hem kendine lâyık bir muhabbetle sever. Hem cemalinin şuaatı olan esmasını dahi sever."
"Cenab-ı Hakkın zat ve sıfâtında nazir ve şebih ve misli yoktur; öyle de, şuunat-ı rububiyetinde misli yoktur. Sıfâtı nasıl mahlûkat sıfâtına benzemiyor; muhabbeti dahi benzemez."
"Mevcudatta sebeb-i muhabbet olan hüsün ve ihsan ve kemal, umumiyetle Bâkî-i Hakikînin hüsün ve ihsan ve kemalâtının işaratı ve çok perdelerden geçmiş zayıf gölgeleridir, belki cilve-i Esma-i Hüsnanın gölgelerinin gölgeleridir."
"Sâni-i Zülcelâlin çok esması var; herbir ismin ayrı bir cilvesi var."
"Cemîl-i Zülcelâlin bütün isimleri, “Esmaü’l-Hüsna” tabir-i Samedanîsiyle gösteriyor ki, güzeldirler."
"İsm-i Kuddüsün cilve-i azamından gelen tanzif ve nezafet, bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor."
"Bütün eşya Onunla kaimdir, devam eder ve vücutta kalır, beka bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nispet-i kayyumiyet kesilse, kâinat mahvolur."
"İntizamla tahrik eden hareket etmemek ve devamla tağyir eden mütegayyir olmamak gerektir, tâ ki o iş intizamla devam etsin."
"İnsan, hayatında bulunan ve inkişaf etmeyen ve his ve hassasiyet suretinde galeyan eden ve kesretli bir surette olan çok ince hayatî duygular, manalar ve hisler vasıtasıyla, Zat-ı Hayy-ı Kayyumun şuunat-ı kudsiyesine âyinedarlık eder."
"Kesif bir şeyin âyinesi ne kadar lâtif olursa, o nispette suretini vazıh gösterir. ve nuranî ve lâtif bir şeyin de âyinesi ne kadar kesif olursa, o nispette esmanın cilvelerini cilâlı gösterir."
"Hikmet-i İlâhiye her şeye değeri nispetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir."
"Bir zîhayat vücuda geldiğinde Bâri isminin cilvesine, teşekkülünde Musavvir sıfatının cilvesine, gıdalandığı zaman Rezzak isminin cilvesine, hastalıktan şifa bulduğunda, Şafi isminin tecellisine, ve hakeza, tesirde mütesanit, âsârda mütehalif, çok sıfât ve isimlere mazhardır."
"Lâfza-i Celâli, bütün sıfât-ı kemaliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünkü Lâfza-i Celâl, Zat-ı Akdese delâlet eder; Zat-ı Akdes de, bütün sıfât-ı kemaliyeyi istilzam eder."
"Esma-i Hüsnadan herbirisinin tecelligâhı olan herbir âlemden bir örnek, bir numune, insanın cevherinde vedia bırakmıştır."
"Beşerin iradesi ve sair sıfatları, mevcudatın hüsün ve kubuh, büyüklük ve küçüklük gibi ahvalinden müteessir olduğu gibi, sıfât-ı İlâhiye müteessir olmaz. sıfât-ı İlâhiyeye göre hepsi müsavidir."
"Sâni-i Zülcelâl, Vahid ve Vacibü’l-Vücud olduğu gibi, bütün sıfât-ı kemaliye ile de muttasıftır. Zira âlemde ve masnuatta bulunan kemalât tamamıyla Sâniin kemalinden tecelli eden gölgeden muktebestir."
"Bu masnuat, bir Hâkim-i Hakîmin, bir Kebir-i Kâmilin hudutsuz sıfât ve isimleriyle ve nihayetsiz, mutlak olan ilim ve kudretiyle yapılıyor, icat ediliyor."
"Cenab-ı Hak hakkında suret muhal olmasından, suretten murat, sîrettir, ahlâk ve sıfâttır."
"Sâni-i Zülcelâl, ne kadar evsaf-ı kemaliye varsa, onlarla muttasıftır. Zira mukarrerdir ki: Masnûda olan feyz-i kemal, Sâniin kemalinden iktibas edilmiş bir zıll-i zalîlidir."
"Bütün hakaik-ı kâinat, o mahiyetin Esma-i Hüsnasından olan Hak isminin şualarıdır."
"San’at-ı camia içinde, hadsiz enva-ı nimeti anlayacak, kabul edecek, isteyecek cihazat ve aletler vardır ki, bütün kâinatta tecelli eden bütün esmasının cilvesine mazhardır."
"Şu âlemi ziyalandıran şemsin, bir sineğin gözüne tecelli ile girip ışıklandırması mümkündür. Ve ateşten bir kıvılcımın gözüne girip tenvir etmesi imkân haricidir. çünkü gözü patlatır."
"Bir zerre, Şems-i Ezelînin tecellisine mazhar olur. fakat Müessir-i Hakikîye zarf olamaz."
"Harf, gayrin manasını izah için bir alet, bir hadim olduğu gibi, şu mevcudat da Esma-i Hüsnanın tecelliyatını izhar, ifham, izah için birtakım İlâhî mektuplardır."