"Bir azîm heybet tahtında umumî bir itaat bulunması, büyük bir Celâl ve İzzet Sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor."
"Kurun-u salifede cereyan eden asi ve mütemerrit kavimlere gelen azaplar gösteriyor ki, insan başıboş değil; bir celâl ve gayret sillesine her vakit maruzdur."
"Kâinatın yüzünde serilmiş olan gayetle güzel ve san’atlı ve parlak ve süslü şu mevcudat, ışık güneşi bildirdiği gibi, misilsiz, manevî bir cemalin mehasinini bildirir. ve nazirsiz, hafî bir hüsnün letaifini iş’ar ediyor."
"Âyine-misal mevcudatın birbiri arkasında zeval ve fenalarıyla beraber, arkalarından gelenlerin üstünde ve yüzlerinde aynı hüsün ve cemalin cilvesinin bulunması gösterir ki, cemal onların değil. belki o cemaller, bir Hüsn-ü Münezzeh ve bir Cemal-i Mukaddesin ayatı ve emaratıdır."
"Hayr-ı Mutlaktan hayır gelir. Cemil-i Mutlaktan güzellik gelir. Hakîm-i Mutlaktan abes bir şey gelmez."
"Bir eserde kemal, o eserin menşe ve mebdei olan fiilin kemaline delâlet eder. Fiilin kemali ise, ismin kemaline, ve ismin kemali, sıfatın kemaline, ve sıfatın kemali, şe’n-i zatînin kemaline, ve şe’nin kemali, o zat-ı zîşuunun kemaline, hadsen ve zarureten ve bedaheten delâlet eder."
"Cenab-ı Hakkın bütün kemalâtı ve Esma-i Hüsnasının bütün meratipleri ve bütün faziletleri hakikî kemalât olduklarından, bizzat sevilirler; mahbubetün lizatihadırlar."
"Umum kâinattaki umum kemalât, bir Zat-ı Zülcelâlin kemalinin ayatıdır ve cemalinin işaratıdır. belki, hakikî kemaline nispeten bütün kâinattaki hüsün ve kemal ve cemal, zayıf bir gölgedir."
"Sâni-i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemal ve Hâlık-ı Zülkemalin bütün kemalâtı hakikiyedir, Zatiyedir. gayr ve masiva ona tesir etmez, yalnız mezahir olabilirler."
"Nihayetsiz kemalât-ı muhabbet, vahidiyet ve ehadiyet dairesinde, Zat-ı Zülcelâlin Kendi esma ve mahlûkatıyla hâsıl olur. Demek, o daire haricinde tevehhüm olunan kemalât, kemalât değildir."
"O mahbuplarda sebeb-i muhabbetiniz olan hüsün ve ihsan, fazl ve kemal, o Mahbub-u Bâkînin cilve-i cemal-i bâkîsinden çok perdelerden geçip, gayet zayıf bir gölgenin gölgesidir."
"Sâni-i Âlemin pek yüksek, celâlli, izzetli bir haysiyeti vardır ki, ubudiyetle Sânii tazim etmeyenlerin veya istihfaf edenlerin te’diplerini, tehir ve imhal etse bile, ihmal etmez."
"İsm-i Celâl, alelekser nevilerde, külliyatta tecelli eder. İsm-i Cemal ise, mevcudatın cüz’iyatına tecelli eder."
"Cemalin gözünde celâl ne kadar cemîldir; celâlin gözünde dahi cemal o kadar celîldir."
"Hüsün vermek dahi hasenden ve güzelleştirmek güzelden ve cemal vermek cemîlden olabilir, başka olamaz."
"Bu kâinattaki görünen bütün güzellikler öyle bir Güzelden geliyor ki, bu mütemadiyen değişen ve tazelenen kâinat, bütün mevcudatıyla âyinedarlık dilleriyle o Güzelin cemalini tavsif ve tarif eder."
"Koca Cennet bütün hüsün ve cemaliyle bir cilvesi bulunan ve bir saat müşahedesi ehl-i Cennete Cenneti unutturan bir cemal-i sermedî, elbette nihayeti ve şebihi ve naziri ve misli olmaz."
"Cemîl-i Zülcelâlin nihayet derecede güzel olan Esma-i Hüsnasının güzellikleri dahi ayrı ayrı olduğundan, mevcudatta bulunan hüsünler ayrı ayrı düşmüş."
"Esma-i Hüsnanın herbirisinin kendine mahsus öyle kudsî bir cemali var ki, birtek cilvesi koca bir âlemi ve hadsiz bir nev’i güzelleştiriyor."
"Vücudun en kuvvetlisi ve en yükseği ve en parlağı ve ademden en uzağı vacip bir vücut ve ezelî ve ebedî bir varlık, en kuvvetli ve en yüksek ve en parlak ve kusurdan en uzak bir cemal ister, belki öyle bir cemali ifade eder, belki öyle bir cemal olur."
"Kâinatın merkezi ve medarı ve zîşuur meyvesi olan insanda dahi, kayyumiyetin cilvesi, ehadiyet ve cemal noktasında tezahürü var."
"Herbir âlemde emir ve nehiy, sevap ve azap; tergip ve terhip, tesbih ve tahmit, havf ve reca gibi pek çok füruat, celâl ve cemalin tecellisiyle teselsül edegelmektedir."
"Cenab-ı Hakkın sıfât-ı ezeliye âleminde biri celâlî, diğeri cemalî, iki türlü tecellisi vardır. Celâl ile cemalin sıfât-ı ef’al âleminde tecellisinden lütuf ve kahır, hüsün ve heybet tezahür eder."